18/09/2014

Esmer Aşk

Diren cesaretiyle övünebileceğiniz yoldaşlarını unutmayan, hayatı her koşulda renklendirebileceğinizi anımsatan bir yoldaştı. Çoğalmanın mutluluğu için yalnızlığın acısına katlanabilecek bir kadındı

 

 

Medya DOZ

 

Kod adı: Diren Tolhildan

Adı soyadı: Emine Altun

Doğum tarihi: 1987

Doğum yeri: Urfa

Ana adı: Nazime

Baba adı: Ahmet

Katılım tarihi: 2. 10. 2007

Şahadet tarihi: 21 Ekim 2011/ Çukurca/ Pîrê/ Geliye Tıyare de hava saldırısı

 

Özleme odaklanmış algılar diyarı

Kalbimizde

Düşlerimize uyanıyor esmer aşk

Göğün kuşağını sarmalamış ince beline

Dur dinle, esmer aşk

Yalvar yakar bir araftayız

Gitme

Kendi ateşinde yanan takvime direngen yağmur ol

Islat sinemizde kavrulmuş

Semanın simasını

Burada kal esmer aşk

Kıyısı okyanusa varan düş ol serimize

Duru damlan aksın

Kıyamet durağı tenimize

Gitme

Fay geçidi bir beyin kalır ardında

Hıçkırıklar depremi çağırır gidersen

Nereye böyle esmer aşk

Kalbinde depreşen nedir

Haritalara çizilmiş hangi yol çağırır seni

Gözden ırak aşk

Kalpte ırak aşk

Gitme

Yaprağı sere serpe aleni yonca ol

Gitme

Henüz açmamış sırlı gonca ol

Yakalım gitmeleri

Sen yüreğimize yol ol

 

Hoşçakal Esmer Aşk

Esmer aşk, güzel arkadaş, unutulmaz sevdicek. Sen hiç ay bir bulutun ardında saklanırken, bekledin mi onu hasretle. Ay çırılçıplak soyunduğunda kovmak istedin mi o saklanan hayâsız bulutları?

Peki ya gökyüzü berrak, yeryüzü acımtırak olduğunda hangi gerçek ile saklambaç oynuyordun. Hangi acıtan hikâyenin göğüs kafesine başını gömdün. Sen de çocukken korktuğunda saklanır mıydın? Ölen civcivlere mezar kazıp arkalarından ağlar mıydın? Çıplak ayak ile çamurda yürümek mutlu eder miydi seni de? Ve yasak bir meyveyi dalından koparmanın, o dayanılmaz sevincini sen de yaşadın değil mi? Büyüdün diye çok kızdın kendine öyle mi? Şu dünyada insan her şeye direnebilir, ama zamanın geçmesine direnemez. Çocuk kalmakta ayak diretemez. Bir de insan yaşadığını asla unutmaz. Yani hafızasını silemez.

Esmer güzeli, söyle nedir hayat? Arkasında hiçbir kanıt bırakmadan çekip giden bir katil mi? Kanıtı kendi içinde gizli, izi asla silinmez bir cinayet mi? Yoksa en önce açan ve en önce dökülen badem çiçeği midir hayat? Çağla çaldığımız yerde miyiz? Bütün suçun hayat veren bir ağaca dokunmak mı oluyor. Her nerden geldiysen, bıçağı katilin elinden almak için geldin. Her nereye gittiysen cinayetler bitsin diye gittin ve sen neredeysen orada güzeldir hayat.

Evet, can parçası insan büyüdükçe kendisiyle büyütür yaşadığı her şeyi. Ve nereye giderse gitsin kendisiyle gider yaşanmışlıkları. Unutmamak hayatın yürütücü gücü. Belki de direncin içgüdüsel yansıması.

Unutmamak acıtır, unutmamak yaşatır. Unutmamak bazen kaçırtır, bazen umulmadık raddede yakınlaştırır. Bazı şeyleri unutmak istedikçe daha çok hatırlatır kendini. Fellik fellik kaçarsın, saklanırsın, ama nafiledir. Zira insanın kendinden kaçmasının, kendinden saklanmasının hükmü yoktur. Çünkü hatıralar içten fetheder. Yürek ve beyni istila eder. Hatıralar insana insan olduğunu unutturmamak için gitmez. Kahretmek için terk etmez. Hatıralar sevmeyi unutturmamak için vardır. Acı ve nefreti diri tutmak için vardır anılar. Kendimizi parçalamamak, ikiye bölünmemek için razı geliriz hayatın bize sunduğu bu acımasız zıtlarına. Adına diyalektik deriz. Zıtların birleşmesini bekleriz. Savaş ve kıyımların diyalektik denilen şeyin genetiğiyle oynadığını bilerek. İnsan kimyasını bozduğunu bilerek sarılmalı insan anılarına, sevdiklerine. İnsan sevdikleriyle, geçmişiyle insan, insan unutamadıklarıyla insan. İnsan buralarda arkadaşlarına âşık. İnsan buralarda arkadaşlarının hakikatiyle hakkaniyet kazanır.

Bu kadar güzel insanı bir araya getiren gerçeğe minnettar olmamak elde değil. Buralarda dünyalar güzeli insanların ütopyaları uğruna göçmesine tanık olmayı dehşetle karşılamamak mümkün değil. Buralarda hiç kimse hiç kimsenin gidişine engel değil. Gideni durdurmak istemek, her şeyi unutmasını istemektir ve bu ihanete çağırır. Bu yüzden esmer aşklarımıza kendi ellerimizle duvak takırız. Yol verir, ardından su dökeriz. Bizde beklemek zordur. Herkes gidenin ardından gitmek ister. Yollara bırakan hayalleri kucağına alıp büyütmek ister ve hiçbir şey sana geçmiş günlerini unutturacak hükümde değildir. Hep kırıntılar ararsın düne ait. Aynı amaçta buluşmanın heyecanına dair kıpırtılar hissedersin. Bugün kaybettiklerinin derin boşluğunu büyük bir maneviyat ile doldurmak istersin. Bu öyle bir güç istiyor ki, insanüstü olmayı da aşan. Gerçek insan olmayı ister senden. Acıdan ve zevkten örülen yaşamın en çetin hallerine bürünmeyi buyurur. Bazen içinde uslanmamış bir çocuk bas bas bağırır durur; “ben arkadaşlarımın olmadığı bir dünya istemiyorum. Onlarsız bir barış, onlarsız bir özgür ülke düşleyemiyorum” diyor o çocuk.

Sonra yüce bir tanrıya inanır gibi usul usul inanıyorum onların varlığına. Her yerde olduklarına, hangi yöne baksan karşımda durduklarına. Gülüşlerinin dünyaya bedel olduğuna. Kapanmayan yaranın her sızısında hatırlandıklarına, acının ve sevincin olduğu her yerde onlar var diyorum artık. Hatta belki de bir tek onlar vardır yok oluştan, varoluşa çağıran. Sevdiklerinin hep yanı başında olmasını istemek büyük bir bencillik belki de. Kanat çırpan, uzaklara uçan gidişlere yanmak bir anlam yoksunluğu belki de.

Zira sevgilerimiz mani değil gidişlere. Arkadaşlık aşkına hürmeten bu böyle. Özlemlerimize söz geçiremez, zulamızda saklarız hasretleri bundan böyle. Arkadaşlığına âşık olduğum güzel kadın, seni anlatacak kelime bulamıyorum. Karşımda fırtınaya tutulmuş, şaha kalkmış bir at kişniyor. Kim bilir belki de “sus” diyor. Seni anlatırken feyiz alacak onca şey varken, kalem çekingen, kolu kanadı kırık duyları savurmak istiyor başından. Seni en sahici halinle anlatmak istiyor. Bir tek hüznü var bu kalemin, o da çok fazla tanınmayan, henüz keşfedilmeyen güzelliğini yeterince anlatamamak. Her kelime başına “şaka gibi” sözünü koyarak başlardın sen.

Evet, şaka gibi senin gidişin, bir daha dönmeyişin, kaybolmuş izlenimi verişin ve seni anlatacak söz bulamayışım şaka gibi. Seni hala yanı başımda hissetmem, ardından bir şeyler yazmaya ikna olmayışım da şaka gibi. Sahi sen neredesin şimdi? Hangi coşkunun, hangi tutkunun, hangi hüznün peşindesin? Bu gidişlerin, bu kayboluşların şaka gibi.

Heval Diren’i ilk tanıdığım 2008 yılında ismi Ronahi Tolhildan’dı, ona kısaca reşê ya da Roni derdi çoğumuz. Tenine yakışan, ona gizemli bir hava katan bu esmer güzelini nasıl mı tanıdım? Onun o delidolu, enerjik ve yaşam dolu, derin derin bakan gözlerinin gölgesindeki bir türkü ile tanıdım. Arkadaşlar kış mangasını kazıyorlardı ve kazdıkları o kırmızı topraklı çukurdan bir türkü yükseliyordu. İçten, dağlı ve narin bir sesin ezgisi. Diğer bir sesin içinde kendine bambaşka bir yol bulup bir nehir gibi akıyordu. Kazma ile tempo tutup bir iniltiye dönüşen, toprak tanelerinin saçılması bu sese, bu asil gırtlağa bir başka güzellik katıyordu.

“Bir yar sevdim eller aldı, öleyim vallah vallah, öleyim billah billah.”

Heval bu da benim versiyonum” deyip gülümseyen bir çehreyle son mısraları kendi rengiyle tekrarlıyor; “bir yar sevdim PKK aldı, öleyim vallah vallah, öleyim billah billah.” Türkü bitince bir gülme seline kapıldı her şey. O kırmızı topraklı gedikte, onlarca ses birbirine karışıp bu güzel sesli kızın üstüne yürüyordu.

- Durumun ciddidir senin, acil üstünde durulmalı.

- Vah vah yazık olmuş

Sırtını kazılan duvara yaslayıp çenesini kürek sapına dayayan o esmer güzeli, hiçbir lafın altında kalmıyor;

“Boşuna mahkemelik ediysiniz, siye ömür. Bunlar şakadan da anlamiy!” deyip kendini dışarıya atmaya çalışıyor, ama etrafındaki çember iyice daralıyor, kamuflaj için toplanan bir torba kuru yaprak başına boca ediliyordu. Daha o zaman bir yıllık gerillaydı. Ama her halinden örgütü çoktan tanıdığı belliydi. Toplumsallığı, tavırları, pozitif enerji yayan havası, moral ve coşkusu ve gerektiğinde titizlikle dinleyen ciddiyeti hiç de acemice değildi. Sonra öğrendim ki Türkiye ve birçok Kürdistan ilinde çalışmalar yürütüp özelde gençlik içinde kalmış.

Eğitimli, zeki, hoş sohbet bir yapıya sahip Heval Diren çok nadir Urfa şivesiyle konuşurdu, ama konuştu mu herkes karnını tutar gülmekten kırılırdı. Ama o hiç istifini bozmazdı. Bu güzel sesin Urfa’dan gelmesi hepimizce normal karşılanırdı. Zamanla alıştık bize sıra gecesi yaptırmasına. Harbi, arkadaşlığına âşık eden yanında olsa bile özleten, olmadığı her anda kendini aratan, olmazsa olmaz, olmazsa yaşamın eksik kaldığı böylesi güzel ruhlu, sempatik bir kadın yoldaş tanımak ne büyük bir şanstı derim kendime ve bu gerçeği onu tanıdığım o ilk anda, türküler eşliğinde çok mutlu hissederim kendimi. Böylesi idealist bir devrimci, coşku dolu, dünyayı toz edecek güce sahip onur ve ilke sahibi bir arkadaşım olduğu için çok gururluydum ve gururum şimdi ne yere ne göğe sığar.

Görüyorum ki arkadaşlıklarda sevgiler yarıştırılamaz. Biricik özgünlüğü kıvam kazandırır paylaşımların özüne. Gerçekten insan seveceği arkadaşlara arayarak mı ulaşır, yoksa hayatı boyunca unutamayacağı sevgili arkadaşı mı gelir bulur insanı. Bilemem, ama sanırsam içinde arkadaş aşkı olan, dost sadakati olan ve yoldaş gibi kokan insan önündeki hiçbir engeli tanımaz, bentlere takılmaz ve içindeki o güzellikleri yoldaş olabilen hiç kimseden esirgemez. Sakınmaz bir sevginin kaçınılmaz arkadaşı olmak her koşulda güzeldir. Diren böyleydi işte. Vazgeçilmez, kaçınılmaz, sakınılmaz.

Heval Diren’i gerçek anlamda çok az insan tanıdı. Çok az kişi onu anlayabildi ve hak ettiği değeri verdi. Ama onu gerçekten tanıyabilen hiçbir zaman vazgeçemedi ondan.

O vazgeçilmez bir arkadaşlık aşkının taşıyıcısıydı. İzaha sığınmadan, gerekçe aramadan yoldaş olmaktan caymadan, engellere gülüp geçerek kucaklayabilendi. O yeterince tanınmadı, geleceğin ideal komutanlarındandı. PKK’nin ateşli ruhuna hayrandı. Damarlarında fokur fokur kaynayan bir kan vardı. Atak ve kararlı bir gerillaydı. Sportmen bir havası, zekice tavırları, kendinden emin duruşu, hazır cevaplığı, olup biten her şeyi hızla mantık testinden geçirmesi kadar, onun özgünlüğünü dışa vuran mimikleri, şaşırtıcı ve doğal hareketleri, hiç kimse tarafından yadsınmazdı. Çünkü O ona yakışan bir tarzın sahibiydi. Başkasına değil, kendisine yakışanı bulup uygulamak, tenezzül edeceği her şeyi yüksek bir ölçüden geçirmek güç ister. İrade ve özgüvenli olmayı ister. Başkasına değil, kendine benzemek, kendi rengini korumak belki de doğal olmanın en güzel halidir. Gözlerinin ışınlarıyla insana cesaret aşılayan çok yoldaş gördüm devrim yollarında. Ama bu Tolhildan kız başkaydı. Arkasını dönmez olanlardandı. Kararı, kavgayı, öfkeyi çoğaltanlardandı. Acıyı azaltanlardan, acıya gülenlerden. Bırakıp giden değil, unutanlardan değil, sevgisini demleyenlerdendi. Birbirimizi başka severdik. Muzipçe, çılgınca, çocukça, küsmeyi bilmeyen, sevgilerimizi dışa vurmadan içten içe sever, sır gibi saklardık sevgimizi. Söylersek sihri bozulur diye korkardık.

“Sen beni çok kuru buluyorsun değil mi? Hadi söyle ben sana kuru geliyorum değil mi?” deyip tutturur benden cevap beklerdi. Ben gülüp sustukça o çıldırırdı. “Hadi hınzırlık etme söyle, hey heylerim gelirse canına okurum” deyip üstüme atlar gıdıklardı. Bir keresinde can havliyle “yok, sen kuru değil, sulusun, ıslaksın” deyip elinden kurtulmaya çalıştım. O ise kahkaha ile gülüp “korkak şövalye” deyip bu kadar çabuk çözülmeme gülüp duruyordu. Onunla olmak, çılgın bir zamanda olmaktı. Bütün ezilmişliklerden intikam almaktı. Nefes nefese devrimi solumaktı. Deli olmaktı, onunla olmak. Bütün dünyaya hesap sormaktı onunla olmak ve şimdi onsuz olmanın hiçbir kelimede karşılığı yok.

Bir gün tepeciyken ay ışığı altında oturmuşuz. Ona okuduğum Güneşin Sofrasında kitabından Önderlikle yaşanan anıların bazılarını anlatıyorum. Dinliyor, dinlerken yüzüne yerleşen o derinlik ilham verirdi. Bir süre ikimiz de sustuk. Bana dönüp “sen Önderliği bir kere görme karşılığında ne verirsin?” diye sordu. Damdan düşer gibi afalladım, boğazıma acı bir şey aktı sanki. En dokunulmaz dediğim hayalime dokunmuştu. Yutkundum. Zar zor kendimi toparlayarak hayalimi anlattım. Çünkü biliyordum ki o sorularına cevap almadan durmaz, başıma kıyameti koparırdı. O gecenin sakinliğini bozardı. “Ben kucağımda bir sürü nergis çiçeğiyle Önderliği bir kerecik sıkıca kucaklamak istiyorum. Sonra Marmara’nın kenarına oturup Önderliği göremeyen binlerce arkadaş için doyasıya ağlamak, bize o kadar acı çektiren Marmara’ya gözyaşlarımı akıtmak isterim” deyip susmuştum. Diren ağlamaklı bir ses ile “sonra” dedi. İkimizin de konuşacak hali yoktu, ama susamıyorduk da. “Sonra ayağıma bir taş bağlar, kendimi Marmara’ya atarım herhalde” dediğimde bana sarılıp hem ağlıyor, hem de gülüyordu. “Başka bir şey desen şaşardım” deyince “Ben Önderliğin özgürlüğünü, ülkemizin özgürlüğünü görsem de buralarda yürüyünce aklıma hep toprağa verdiğimiz arkadaşlar gelecek. Kanlarını akıttıkları bu topraklara basamam herhalde. Sonra onlarsız bir ülke, özgürlük düşünemiyorum” diyerek artık son enerjimi de tüketerek sustum.

“Tamam, Kürdistan’dan git, kendini bir yere kapat ve onları yaz. Neyse devrim olduğu gün ben sana göz kulak olurum. Bırakmam, yoksa sendeki bu intihar eğilimi kendini her yerden atar. Artık o mahşer günü seni zaptedersem ne mutlu bana” deyip omuzlarımdan sarsınca “git ya deli” diyebildim ancak. Ağız dolusu gülerek, “dinime küfreden Müslüman olsa bari.”

O gece sabaha kadar oturup kimseyi nöbete kaldırmadık. Şikefte kendimize çay yapıp dışarıda ay ışığında içtik. Ay ışığına özel bir sevgisi ve içini döktüğü bir dostluğu vardı. Bana beraber katıldığı arkadaşlarını anlattı. Onları çok seviyordu. Bir grup arkadaş beraber katılma kararı alıp gruplarına Tolhildan ismini vermişler. Hepsinin isminin sonunda Tolhildan kodu vardı. Şehit Delila, Şehit Roza arkadaşın grubu Garzan’a geçerken bir çatışmaya girmiş ve grubun hepsi şehit düşmüştü. Bu Tolhildan grubu ise Van’da gençlik çalışması yürüten ve birlikte dağa çıkış yapan bir gruptur. Şehit arkadaşların hem intikamını hem de silahını almak için gelmişti Tolhildan grubu. Herkes onları öyle tanımıştı. Tolhildan grubu denilmedi mi onlar tanım bulmazdı.

Diren arkadaşlarını çok özlemiş, “biz Tolhildanlar şöyle yaptık, böyle yaptık” deyip anlatıyordu uzun uzun. Onu dinlemek, o gençlik ruhunun sıcaklığını hissetmek beni de heyecanlandırıyordu. Hepsini tek tek anlattığı için bana yakın ve tanıdık geldi hepsi. Bütün arkadaşlarının adını, memleketlerini, özelliklerini biliyordum artık. Saatlerce anlattığı arkadaşlarını zevkle dinledim. Devrimci olmanın coşkusunu beraber yaşadığım arkadaşlarım geldi aklıma. Birçoğu şehit düşmüştü. İçimden dualar edip Diren, yoldaş acısı görmesin diye yalvarıyordum. Tam o sırada biliyor musun, bizim gruptan Zerdeşt Tolhildan bacağından yaralanmış, ayağı sakat kalmış deyip bir iç çekti. “Beraber ona bir mektup yazalım, şimdi Maxmur’da, tamam mı?” dedi. Başımı evet anlamında salladım. Demek ki başlamıştı onun da öyküsü. Hızla sarıyordu hayat filminin şeritlerini. Kim bilir nasıl ilerleyecekti daha. “Neyse ya hep ben anlattım, biraz da sen anlat” deyince ayağa kalktım. Bana “Nereye” deyince ben ona “docka mevzisine bir bakıp geleceğim” deyip kurtuldum ondan.

Anlatamayacağımı adım gibi biliyordum. Bizim gruptan birçok arkadaş şehit düşmüştü. Onlar şehit düştü, ben yaşıyorum demeye utanıyordum. Zaten o gece yeterince duygusallık yapmıştım, daha fazla yapmaya lüksümüz yoktu. Ama biliyordum ki ondan kurtuluş yok. Yanına geri döndüğümde az önce ima ettiği konuya hiç değinmeden anlayıp deşmek istemedi herhalde. Bütün ısrarcı, inatçı yanlarını bir kenara bırakıp şefkat dolu bir içtenlikle “sen en çok neyi seviyorsun” diye sordu. “Birçok şeyi ama sevdiğim şeyler bu koşullarda yaşam bulmadığı için, şu an mücadele etmeyi seviyorum” dediğimde “vay vay” deyip dudağını ısırıyor, başka soru için kafa yoruyordu. “Peki sevmediğin kelime hangisi” deyip cevabımı sabırsızlıkla bekliyordu. “sonu tik ile biten birçok kelimeyi sevmiyorum” dedim. “Mesela” diye atıldı, “mesela dogmatik, mesela şematik, mesela pragmatik” deyip devam edecektim ki “tamam, tamam peki en çok sevdiğin kelimeler hangisi?” öyle acele ediyordu ki ben de paniklemiştim. Bir an önce cevap vermek istiyordum. Beni de çocuksu, aceleci havasına kaptırmayı başarmıştı. “Heval kelimesi, merhaba ve ülke kelimesini çok seviyorum” dedim. O da “hııı güzel” deyip başka sorular sormaya yeltenecekti ki silkindim, “aaaa bu ne polis misin, beni sorguya çekiyorsun” dedim, “var ya sen açık biri gibi görünüyorsun, ama asosyal ve kapalısın” deyip altta kalmadı.

Diren esmer, uzun boylu, sempatik edasıyla çok büyük işler başarabilecek bir arkadaştı. Cesaretiyle övünebileceğiniz yoldaşlarını unutmayan, hayatı her koşulda renklendirebileceğinizi anımsatan bir yoldaştı. Çoğalmanın mutluluğu için yalnızlığın acısına katlanabilecek bir kadındı.

Hoşça kal esmer aşk…

Yüzümüze çarpan rüzgârın ruhunda kal, yoldaşlıkla örülen inancın ilmiğinde kal. Özgürlüğün taze soluğunda, tarihin ağır ezgisinde, geleceğin umut dolu şevkinde kal. Ama her nerede kalırsan eskisi gibi delidolu, çılgın bir devrimci olarak kal. Böyle kalmak yakışır sana.

Ne Kadar Yaşadığın Değil, Nasıl Yaşadığın Önemlidir

Şehit Şîyar da Êlih’e yakın Batı Raman’ın yamacında bulunan küçük bir mezradandır. Mezra verimsiz olunca da Êlih’ın Yavuz Selim mahallesine göç ederler

Emeğini, Alçak Gönüllü Olmanın, Narinliğin ve PKK’li Olmanın Timsali

O Konyalı olmanın ezikliğini ve ülke denen harabe yurttan uzakta yaşamanın acılarını tüm bedeninden gün be gün yaşamaktadır

Komple Militan Özellikleriyle Yaşamış Olan Zerdeşt Dersimi –Ali Gezer Yoldaşın Anısına

Zerdeşt yoldaşı kısa da olsa yukarıda söylenenlerle anlatmaya çalıştık. Ancak ilk cümlemizde de belirttiğimiz gibi onu yazmak öyle kolay değildir

2014 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[pkkiletisim@gmail.com]