26/10/2014

Ev Sahibi

Diğer arkadaşlar nerede? Acele etmezsek karlar eriyecek. Perişan oluruz. Acele etmemiz gerekiyor” dedi. Sessizce yanına oturdum. Acele etsek iyi olurdu.

 

 

 

Çavreş SERHAT

Gözlerimi açamıyordum. Her yer beyaz, çadır karanlıktı. Arkadaşların esprileri de olmasa sıkıcı bile sayılırdı. Çünkü bazen günlerce fırtına çıkıyor ve günde bir-iki defa dışarıya çıkabiliyorduk.

O yıl beklenmedik bir şey oldu. Kampta ancak bir takımlık lojistik ve üstlenme hazırlığı olmasına rağmen, yeni savaşçıların katılımıyla sayı daha kışın başında bir bölüğü aşmıştı. Bu yüzden daha sonra şehit düşen Eşref arkadaş müdahale gelmişti. Lojistik ve hazırlık olmadığı için yakın köyden alınan erzakları kampa çekmek gerekiyordu. Çoğu Avrupa vb. çeşitli yerlerden gelen yeni arkadaşlar daha eğitimlerini görmediklerinden, dağın çetin koşullarına uyum sağlamada zorlanıyorlar bu da erzak çekim işini çetrefilli bir hale getiriyordu. Ama yine de bu yürüyüşler bir askeri eğitim gibi değerlendirildiğinden çelik bir irade ortaya çıkarıyordu. Şehit Eşrefin askeri ve savaş taktiklerindeki yeteneğiyle birleşince, kısa sürede gerçek bir Apocu dağ savaşçısı çıkacaktı.

Çadırdan çıkıp biraz yandaki sahaya yürüdüm. Fırtına durmuştu. Zağros zozanlarının baharı övülse de, kışını övmek zordur, fırtınaları çekilmez. Kar ve fırtınadan küçük vadiler dolar, küçük tepeler düz olur, uçsuz bucaksız yamaçlara dönüşür. Ne bir ağaç kalır kar üstünde, ne bir kaya. Her yer bembeyaz olur. Güneşli günlerde yeni arkadaşların gözlerini kar alır, birkaç günlük geçici körlük oluşur.

Sahaya çıktığımda iki-üç arkadaş sahada konuşuyordu. Gözlerim tam açılamadığından, konuşan arkadaşları tam seçemiyordum, bu esnada Şoreş arkadaş yanıma geldi,

“Yahu hevale Şoreş, bu elbiseleri temiz arkadaş da kim?” diye soruyorum. Şoreş arkadaş gülerek,

“Heval o arkadaş Avrupa’dan gelmiş. Daha mutfağa girmediğinden elbiseleri temiz”

“Yalnız o mu gelmiş?” dedim.

“Yok yanında bir arkadaş daha var. Akşam köylüler getirdi. Sen yatıyordun, Eşref arkadaş onlarla konuştu...” dedi.

Şoreşle birlikte arkadaşlara yaklaştık. Yeni gelen arkadaşın yanına vardığımızda biraz mahcup, konuşmalarına ara verdiler.

-Merhaba yoldaş

-Merhaba

-Yeni mi geldiniz?

-Doğru.

-İsminiz?

-Mazlum!

Ona baktım, gencecik bir arkadaştı, en fazla 17-18 yaşlarındaydı. Yüzünde gençliğin izleri capcanlı, bakımlı ama fiziki olarak zayıftı. Bir de gariptir, gerillada arkadaşlar birbirlerine bakınca biraz sezerler. Ne kadar dürüst, ne kadar gelişkin, ne kadar kapalı, birbirlerini hissederler. Ben de Mazlum’a bakıyorum. İnsanın kanı kaynıyordu, ev sahibi gibiydi. Bazıları dağa geldiğinde sanki evine gelmiş gibi olur. Mazlum da öyleydi. Utangaç, mütevazi ama saygılı ve sağlam duruşluydu.

“Hevale Mazlum, eğitim bitmek üzere yakın zamanda yola çıkıp, güneyin savaş sahalarına gideceğiz. Avaşin mi olur, Zap mı olur Parti bilir, ama sen en azından bir temel eğitim alıp yola çıksaydın iyi olurdu. Sen geç kaldın ne olacak şimdi?” dedim.

“Heval, arkadaşlar geç gönderdi ben de erken gelmek istiyordum ama...” deyince,

“Neyse, Eşref arkadaş kalksın biraz askeri eğitim gör. Sonra diğer sahalarda da devreler var, olmazsa oralarda eğitim görürsün” dedim. Suskun bir biçimde dinledi. Şoreş arkadaş araya girdi,

“Neyse arkadaş misafirdir. Gel bizim mangaya gidelim kahvaltı yap. Arkadaşlar çay yapmış” dedi.

“Ne misafiri, arkadaş dağa gelmiş, artık ev sahibi sayılır” dedim. Ama içimden de, “Doğru, yeni gelmiş, misafirdir” diye  onu da alıp Şoreş arkadaşın mangasına giderek kahvaltımızı yaptık.

Ertesi gün kuryeler partiden bir not getirdiler. Notta, PKK 5. Kongresinin büyük bir başarıyla tamamlandığı , partinin Kürdistan’daki Zap tugaylarında karargahlaşmaya gideceği, bütün hazırlıkların yapıldığı, Zağros’taki yeni savaşçı eğitim kampında bulunan arkadaşların durumunun, telefonda Parti Önderliğiyle tartışıldığı, Parti Önderliğinin bütün yeni arkadaşlara selamlarını söyleyip, büyük sevgi ile kucakladığı ve üstün başarılar dilediği, bu arkadaşların eğitimlerinin sürdürülüp güçlü bir ideoloji-politik eğitimden geçmedikçe pratiğe sokulmamalarını ve korunmalarını istediği yazıyordu.

Talimatın mesaj bölümü yapıya okundu. Yapı yeni coğrafyalara kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Ben de moral almıştım. Ama daha mart ayındayken Zağros’tan geçmek, yollara düşmek kolay değildi. Bu bende seslendirilemeyen bir kaygıyı doğuruyordu. Tekrar sahaya çıktığımda bir arkadaş, Mazlum arkadaşa silah açıp-kapamayı öğretiyordu.

Bir süre sonra yol hazırlıklarına başlandı. Bunun için görevlendirilen arkadaşların arasında Mazlum arkadaş da vardı. Bir arkadaş,

“Heval bu arkadaşı da mı göreve götürüyorsunuz, daha yeni gelmiş...” dedi. Başka bir arkadaş, onu;

“Alışır alışır” diye yanıtladı.

Grup gitti. Döndüklerinde hepsi oldukça ağır yüklerin altındaydılar.

Mazlum arkadaşta en az diğer arkadaşlar kadar yük almıştı. Bazı arkadaşlar yeni silahların da geldiğini söyledi. Silahları yönetime bırakmışlardı. Öğleden sonra silahı olmayan arkadaşlar çağrılarak silah dağıtılacaktı.

Güvenlikçi arkadaşla sohbet ederken silahlara baktım. Üç tane çok güzel “Sıxo Rusi” birkaç “Şoreşi” birkaç da “Almani” marka kleşi karışık bir halde naylonun üzerine bırakmışlardı. Savaşta en kullanışlısı “Sıxo Rusi” olmasına rağmen, rengi  biraz soluk olur. Diğer silahların rengi daha parlak olduğundan yeni arkadaşlar hemen diğer silahları seçiyorlardı. Güvenlikçi arkadaş ile birbirimize bakıp güldük.

Silah almaya gelenlerin içinde Mazlum arkadaş da vardı. Eğilip en iyi ve kullanışlı silahlardan çift kol bir Sıxo Rusi  seçti. Ciddi bir edayla silahı eline alıp, baktı.

“Heval Mazlum, niye onu aldın?” diye sordum.

“Bu iyi, bunu alacağım” dedi. Ben de diğer Sıxo Rusilerden birini aldım.

Akşam yönetim toplantısında Eşref arkadaş havaların iyi gittiğini, hepimizin de okuduğu gibi partinin gönderdiği notta grubu istediğini söyledi.

“Bazı arkadaşları aktaralım. Bütün arkadaşları bir defada kara vuramayız. Takım takım Xakurkeye, oradan da bir biçimde Avaşin ve Zap’a geçeriz. Bunun için arkadaşları üç takım halinde yeniden örgütleyeceğiz. Yarın veya ertesi gün havaya bakacağız, hava açıksa hemen birinci takımı yola çıkaracağız” dedi. O günkü yönetim toplantısında düzenleme yapılarak, üç takım oluşturuldu. Eşref arkadaş bana dönerek,

“Birinci takımın üstünde seninle Robinson gideceksiniz. Size bir de kurye vereceğiz. İlk guruptur, iyi hazırlanın. Karlar sertleşmiş fakat daha martın onundayız. Onun için size biraz güçlü arkadaşları seçtik, dikkatli olmanız gerekecek” dedi.

Düzenleme kağıdını önüme çevirdim. Yirmi beş arkadaş yer alıyordu ve üç manga biçiminde düzenlenmişti. Manga komutanları yeniydi. Listedeki isimlerin arasında Mazlum arkadaş da vardı. İçimden “Bu yeni! Bu arkadaşı daha sonraki gruba bıraksak” diyesim geldi. Ama henüz düzenlemenin başında sorun çıkmasın diye sustum.

Robinson, köylü bir arkadaştı. Kalın, garip bir sesi vardı. İşte o sesiyle,

“Heval o takımı oku, bakalım kim var?” dedi. Eşref arkadaş kendini tutamayıp bir kahkaha attı. Robinson da gülünce ben de kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Daha sonra takımdaki arkadaşların isimlerini okudum. Sonra da Eşref arkadaşın yumuşak talimatıyla diğer takımların listelerini okudum. Robinson,

“Tamam, ne olacak vuracak geçeceğiz” dedi. O kadar kaba ve düz söylemesine rağmen sesindeki kaygıyı hissettim. “Ne olursa olsun vurur geçeriz” der gibiydi.

“Düzenleme ne zaman okunacak?” diye sordum. Eşref arkadaş,

“Sabah erkenden okuruz. Takımınızı hazırlarsınız. Yarın fazla ekmek yapılsın. Giden arkadaşların en az iki günlük ekmekleri olsun, ayrıca köyden gelen hurmayla peyniri dağıtmayın, ilk çıkan gruba ayırın” diye lojistikçiye de talimatını verdi.

”Heval Eşref sen de olmasan bu dünya da aç kalacağız” diye espri yaptım. Eşref arkadaş gülerek,

“Arkadaşlara biraz tatlı falan yapılsın, ısınsınlar. Bir moral de yapalım, sizi moralli uğurlayacağız” dedi.

***

 

Akşam tekmilinde Eşref arkadaş,

“Havalar iyi görünüyor. Hazırlığınızı yapıp gece yola düşün” diyerek kararı açıkladı. Robinsonla gidip takımı topladık. Ekmek, erzak, cephane gibi hazırlıkları tamamlayıp arkadaşlara paylaştırdık. Daha sonra arkadaşlarla küçük bir toplantı yapıp yol sürecinde dikkat etmeleri gereken hususları söyledik, çeşitli uyarılar yaptık. Daha sonra yatmalarını ve dinlenmelerini, gece saat üçte kalkarak yürüyüşe çıkacağımızı söyledik.

Yürüyüşte zorlanmamak için çantamı biraz hafif tuttum. Uzandığımda yürüyüşün derin kaygısını yaşıyordum. Gece saat üçte nöbetçilerin uyandırmasıyla uyandım. Kafamı kaldırıp baktığımda bütün arkadaşların uyanmış çantalarını bağlamış ve kahvaltı yapmakta olduklarını gördüm. Nöbetçiye,

“Beni niye geç uyandırdın?” dediğimde,

“Heval onları ben uyandırmadım. Geldiğimde çoğu uyanıktı ve hazırlanmışlardı” dedi.

Zaman gelmişti. Arkadaşlar dışarı çıkıp sıraya dizildiler. 2. Manga komutanı arkadaş artçı, Kendal ve Robinson arkadaşlar kurye olarak öne geçtiler. Kar sertken yola çıkıp, acele bir şekilde boğazı aşmak üzere hareket ettik. Daha yeni yeni uyandığımdan, artçının yanında yürüyordum. Sert karın üzerinde yürümek rahat oluyordu ama ayaz o kadar keskindi ki, yürüdüğümüz halde ısınamıyorduk. Elimi cebime koymak zorunda kalıyordum. Biraz ilerleyerek grubun ortalarına doğru gittim. Yine Mazlum arkadaş takıldı gözüme. Niye hep gözüme çarpıyordu bu arkadaş? Acaba az konuştuğu için mi? Onda kendimden bir şeyler bulduğum için mi? Yoksa hala bir misafir olarak mı görüyordum onu? Fiziki olarak zayıf görünüyordu. Ama iradesinin güçlü olduğu hissini veriyordu.

Boğaza ulaştığımızda arkadaşların oturup beklediklerini gördüm.

“Hevale Robinson iyi geldik. Şafak yeni atıyor, bulutta yok” dedim.

“Diğer arkadaşlar nerede? Acele etmezsek karlar eriyecek. Perişan oluruz. Acele etmemiz gerekiyor” dedi. Sessizce yanına oturdum. Acele etsek iyi olurdu. Bu çıplak zozanlarda ve bu karın üstünde her şeye açıktık. Artçı ve yanında gelen üç-dört arkadaşa baktım. Mazlum da içlerindeydi ve zorlanarak geliyordu. Robinsona dönerek,

“Mazlum arkadaş zorlanacak, geleli çok az oldu, eğitim de görmedi. Bu uzun yürüyüşte daha şimdiden zorlanıyor” dedim. Robinson arkadaş,

“Çantasını alalım mı?” deyince,

“Olabilir” dedim.

Gelenler yaklaştıklarında Robinson arkadaş Mazluma,

“Heval Mazlum çantanı ver, bizimki hafiftir, birlikte taşırız” dedi. Mazlum arkadaş kararlı bir sesle,

“Yok, ben taşıyabilirim” dedi. Robinson ısrar etmek istedi ama ben  bu arkadaşı biraz gözlediğim için onun gururlu olduğunu anlamıştım. Robinsona ısrar etmemesini, bunun yararının olmayacağını söyledim. Takım lojistikçimiz çantalardaki ekmek ve hurmalardan dağıttı ve hızla yola çıktık.

Beş-altı saat yürümüştük. Karlar erimişti ve arkadaşlar bata çıka yürüyorlardı. Gurupta yer yer kopmalar olmuştu. Kurye arkadaş kıştan beri ilk defa geldiği için bazı yerleri kontrol ediyor, ondan sonra yürüyorduk. Bu arada önde yürüyen kuryelerle mesafe epey açılmıştı. Arkada kalan arkadaşlar olduğunu bildiğim için bekledim. Arkadan gelen Sabri arkadaş hızlı hızlı geliyordu. Bir şey olabileceğini düşünerek ben de ona doğru birkaç adım attım. Nefes nefese kalan Sabri arkadaş,

-Heval, Mazlum arkadaş ayakkabısını kaybetmiş....

-Nasıl kaybetmiş?

Soruyu sormuştum sormasına ama cevabını biliyordum. Bu karın bu soğuğun insana neler unutturacağını biliyordum. Soğuk görünmez bir canavar gibidir. Ayaklarını, elini, nereyi tutarsa orayı önce üşütür, sonra uyuşturur, hissetmezsin bile.

Çarpılmış gibiydim. Sabri’ye dönerek,

“Biraz hızlı git, öndeki arkadaşlara yetiş. Robinson’a söyle geri gelsin. Kurye, arkadaşları durdurmasın ama yavaş yavaş yürüsünler. Ayrıca arkadaşlar ayakkabılarına ve ayaklarına dikkat etsinler. Yürürken ellerini kara vurmasınlar” dedim. Sabri hızla gitti. Arkadan gelen üç arkadaş arasında Mazlum da vardı. Ulaştıklarında,

“Heval Mazlum nedir?” dedim. Önce konuşmadı. Sonra,

“Ayakkabım düşmüş” dedi. Bir arkadaşın parkesini alıp yere serdim ve onu oturttum. “Ayaklarını kaldır” dedim. Kaldırdı. Ayağında iki-üç çift çorap vardı ve ayakları şişmeye başlamıştı. Çoraplarını çıkarmaya çalıştım. Buz tutmuş çıkmıyordu. Bıçakla keserek çıkardım. Parmak uçları siyahlaşmıştı. Çantamda bir çift çorap vardı, arkadaşlardan da birkaç çift çorap bularak giydirdik. Arkadaşların kefyelerini topladık. Benimkiyle üç etti. Ayaklarını sardık ama biliyordum ki, iş işten geçmişti ve en az parmak uçları kesilecekti. Tabi siyahlığın ilerlemesini diğer yerleri çürütmesini önleyebilirsek.

Silahlarını bir arkadaş, çantasını artçı arkadaş almıştı. Kefyeleri de ayağına sarmıştık. Ama naylon bulamamıştık. Bu, kaygılarımı artırıyordu.

“Mazlum arkadaş kalk ve hiç durmadan yürümeye başla” dedim. Kalktı ve yürüdü. O giderken artçı arkadaşa,

“Nedir bu? Bu arkadaş en az iki saattir ayakkabısını düşürmüş, ayrıca önceden de ayakları üşümüş ve uyuşmuş, senin yanındaydı niye haber vermedin?” dedim. Artçı arkadaş bir şeyler mırıldandı. Ama biliyordum, Mazlum tecrübesiz ve gururluydu. Ayakları üşüyüp, donmasına karşın arkadaşlara söylememişti.

Robinson gelmişti. Olanları anlattım, o da şaşırdı “yav nasıl olur?”dedi.

“Neyse şimdi ortalığı velveleye verme. Yoldayız morali bozulmasın. Hele bir yerlere varalım bakarız!” dedim. Robinson,

“Yav parti anamızı ağlatacak” deyip yürüdü.

Yürüyoruz. Mazlumun ayağına bakıyorum, kefyeler ıslanmış, buz tutmak üzere. Kefyeleri değiştiriyoruz ama biliyordum ki fazla bir yararı olmayacaktı. Mazlumun canı yanıyor ama “ah” demiyordu. Kendi kendime, “Avrupa’dan gelen arkadaşlar biraz nazik olurlar, fiziki olarak biraz zorlandılar mı, ah vah ederler bu arkadaşın sesi bile çıkmıyor. Nereden almış bu gururu?” diyordum.

Nihayet Xakurke’nin ağaçlıklı, karları biraz kalkmış yamaçlarına ulaştık. Xakurke sıcak olur. Kışın bile bazı yerleri özellikle vadileri kar tutmaz. Kurye ve Robinson arkadaş, karın kalktığı bir yerde arkadaşları durdurmuşlar ve ateş bile yakmışlardı. Ama Robinson arkadaş tecrübeliydi ve ayakları üşümüş arkadaşları ateşe yaklaştırmıyordu. Bir arkadaşın daha ayağının şiştiğini öğrendim. Ayağı yanmamıştı, biraz canı acıyacak ama atlatacaktı. Mazlum arkadaş için yağmurluk sermişlerdi yere. Mazlumu oturtup ayağını açtık. Önce karla, sonra ılık suyla ovduk. Siyahlık, parmakları aşıp ayağının yarısına ulaşmıştı. Ayaklarını kurutup çorap giydirmeye çalıştık ama ayakları şişmişti ve çorap giydiremedik. Yine ayaklarını kefye ile sardık. Robinsona,

“Ne yapalım? Bu arkadaşı doktora yetiştirmemiz gerekiyor” dedim, Robinson arkadaşta en az benim kadar kaygılıydı,

“Arkadaşlarla cihazla konuştum, önümüze geliyorlar” dedi.

“Arkadaşlar bir çay içsin gidelim” dedim. Çaylar olmak üzereydi. Arkadaşlar ayak üzeri çaylarını içtikten sonra tekrar yola çıktık.  Vadiye ulaştığımızda on beş saatlik yol yürümüştük. Eski bir kamp yerine ulaştığımızda, üç arkadaşla birlikte doktor da gelmişti. Yanlarında bir de at vardı. Doktor, Mazlum arkadaşın ayağına ilk müdahaleyi yaptıktan sonra ata bindirdi ve karargaha kadar yanından ayrılmadı. Karargaha varır varmaz Mazlum arkadaşı karargah hastanesine aldılar.

Mazlum arkadaşın ayağının bu hale gelmesinden dolayı daha karargaha girer girmez arkadaşlar tarafından eleştirildik. Beni asıl rahatsız eden eleştirilerin ağırlığı değildi, yeni bir arkadaşın ayağının yanmasıydı. Bir de neydi bulamıyordum ama o arkadaşı farklı kılan bir şeyler vardı...

İki gün Xakurke’de kalmıştık. Bu arada Eşref arkadaş da bir takımlık güçle karargaha gelmişti ve tabi ağır eleştiriler yapıyordu. Mazlum arkadaşın durumunu bir türlü kabul edemiyordu.

“Eski bir Kürt kadar bile olamadınız. Eski bir Kürt bile bu arkadaşı misafir kabul eder korurdu” diyordu.

Üçüncü gün bir takımlık gücümüzle hazırlık yapıp Avaşine gitmek üzere yola çıktık. Daha iki saat yürümemiştik ki, cihazda düşmanın Lelkan ve Geliye Ari mıntıkasına indirme yaptığı ve hemen belirtilen tepeye çıkarak alan tutmamız istendi. Tepeyi tutmuştuk. Önümüzdeki tepelerde Kobraların da yer aldığı ağır çatışmalar yaşanıyordu.

Akşam geri çekildiğimizde, güçlerin toplandığını ve cihazlarda partinin misafirlerin alanın dışına çıkarılmasını istediğini öğrendik. Ama bir gün daha alanda durup, kalan güçlerin düzenlenmesini beklememiz gerekiyordu. Ertesi gün de yine bir mangalık güçle bir tepe tuttuk. Arkadaşlar altımızdaki kampta kalmışlardı. Düşman alana yakın konumlanmış ve bizimle arkadaşların bulunduğu yeri ağır havan atışına tutmuştu. Cihaz bağlantısında arkadaşlar atışların neden bu kadar yoğun olduğunu sorduklarında onlara, atışların rast gele olduğunu ama genel alana olduğunu, atış yoğunluğunun da eskiden bilinen bir alan olmasından kaynaklandığını söyledim. Arkadaşlar havan atışlarından dolayı dağılmışlardı. Mazlum arkadaş, doktor, iki-üç arkadaş ve bir mangalık güvenlik birimi sağlam bir kayalığa gönderilmişti. Akşam olduğunda biz de noktaya inmiştik, ama Malum arkadaşın da içinde bulunduğu 15 kişilik gurup kaybolmuştu. Üç saat bekledikten sonra gelmemeleri üzerine arkadaşlarla yola çıktık ve uzun bir geri çekilme yaptık. Mazlum arkadaşın içinde bulunduğu grup geri çekilememişti. Eşref arkadaş yanına bir takımlık güç alarak bu grubu aramaya gittiyse de yolda ağır bir çatışmaya girmişlerdi ve düşman güçlerine ağır kayıplar verdirseler de iki arkadaş ağır yaralanmış, iki arkadaş da şehit düşmüştü. Daha sonra bir grup arkadaş tekrar alana girerek bu kayıp grubu aradıysa da bulamadı.

Çelik Operasyonu sahaya girdikten sonra bir bölüğümüz içlerinde kalarak düşmana darbeler vurmuştu. Xakurke alanı hem yeni savaşçılar hem de kurumların bulunduğu bir alan olması itibariyle diğer alanlar gibi düşmanı darbeleyememişti. Oysa diğer alanlarımız indirdikleri darbelerle Çelik Operasyonunu boşa çıkarmışlardı

Operasyondan sonra tekrar alana girdiğimizde kaybolan bu 15 kişilik gruptan beş arkadaş partiye ulaşmış ve olanları anlatmıştı.

Kopan grup, ilk gün bulundukları noktaya havan atışları yapıldığı için yer değiştiriyor. Alanı bilen arkadaş az olduğundan yollarını şaşırıp, başka bir vadiye gidiyorlar. Mazlum arkadaş, ayağı yanık olmasına rağmen beş gün boyunca büyük irade gösteriyor ve grupla birlikte yürüyor. Beşinci gün gizlendikleri nokta düşman tarafından çembere alınıyor ve çatışmaya giriyorlar. Düşmanın ilk saldırısında Doktor, başka bir arkadaş ve Mazlum arkadaş şehit düşüyorlar.

Mazlum arkadaş dağlarda on üç-on dört gün yaşamıştı.

Bir buluşmaydı onunkisi...

Bu arkadaş kimdi, neydi? Pek sormuyordum. Bu benim için bir kaçıştı. Yeterince koruyamamıştık. Bir vicdan hesaplaşmasından kaçıştı. Aradan bir yıl geçmişti. Avaşin’e gitmiştim. Zağros’ konferansı yapılacaktı. Konferansın yapılacağı şikefte girdiğimde, ilk gözüme çarpan, genç bir arkadaşın çerçevelenerek asılmış resmi oldu. Hemen yanına gittim ve resme iyice baktım. Bu “Misafir”di. Mazlum arkadaştı. Altında, “HASAN KIZILIRMAK” yazılıydı. Yanımda fotoğrafa bakan arkadaşlara,

“Heval bu arkadaş kimdir?” diye sordum. Arkadaşlardan biri,

“Bu arkadaşı Avrupa’dan tanıyorum. Avrupa YCK sorumlusuydu. Şehit düşmüş ama nerede şehit düşmüş bilmiyorum” dedi.

Sessizce oradan ayrıldım. Demek gururu oradan kaynaklanıyordu. Genç, cesur ve gururlu bir gençlik komutanıydı. Yaşasaydı ne kadar güçlenecekti kim bilir...? Ama şehit düşmekle de az şey yapmamıştı. Kürt gençliği için, halkı için büyük bir sorumluluk göstermiş, dağlara gelmiş, ülkesiyle buluşmuştu. Büyük buluşmayı başarmıştı.

97 yazında Xakurke sahasına geri döndüğümde yine ilk aklıma gelen Mazlum arkadaş oldu. Ama bir çok şey, çok köklü bir şekilde değişmişti. Mazlum arkadaş iki yıldır bu topraklarda yatıyordu. Bu toprakların gerçek sahibi Mazlum arkadaştı. Artık Mazlum arkadaş bu coğrafyaların sahibi olarak Altın Hilal ile bütünleşmişti ve gökyüzünden bir yıldız kaymadı. Artık gerillalar şehit düştüğünde yıldızlar kaymıyordu. Her toprağa düşen gerillayı temsilen gökyüzünde bir yıldız artıyor, bir yıldız parlıyordu.

Mazlum arkadaşın şahadetiyle gökyüzündeki parlak yıldızlar bir tane daha artmıştı.

Ve Cennet Yanıyor… Hakikat Yanıyor

Kutsal kitaplar cehennem yangınlarını anlatıyor biraz ötede. Yaşamlar ise kutsal olmayan, kutsallığı, insanın kutsallığını yangın yangın tüketen karanlık beyinleri

Beritan’ın Direniş Kalesinde Beritan’ı Anmak

“BERİTAN arkadaş yaşamda çok moralliydi, dağda, gerilla yaşamında yeni olmasına rağmen dağlarla bütünleşmiş, kendisini aslında dağlarda verdiği mücadelesi ile yaratmıştı.

Serhat’ta Bir Mevsim'den Alıntı…

Arkamda on beş kişilik bir asker gurubu duruyordu. Aramızda da çok fazla bir mesafe yoktu. Aramızdaki mesafe yüz metre kadar ancak vardı. Askerlerden birinin elinde ise bana doğrultulmuş bir lav silahı vardı.

2014 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[pkkiletisim@gmail.com]